Otomobil dünyası sayesinde bu kez yolum binlerce yıllık bir antik kente düştü. Tofaş’ın davetlisi olarak katıldığım basın gezisinde, Pamukkale’nin hemen yanı başındaki Hierapolis’i ve burada yıllardır sürdürülen kazı ve restorasyon çalışmalarını yakından tanıma fırsatı buldum.

Antik kentleri gezerken hep aynı şeyi düşünüyorum: Burada bir zamanlar hayat vardı. İnsanlar bu yollardan geçiyor, tiyatroda buluşuyor, bugün kalıntılarına baktığımız yapıların içinde yaşıyordu. Hierapolis’te de yürürken insanın aklı ister istemez o günlere gidiyor. Hatta 2000 yıl önce burada yaşaydım nasıl olurdu diye düşünürken hayallere dalıyorsun. Ama bu gezinin benim için bir başka güzel tarafı, gördüğümüz eserlerin arkasındaki emeği ve onları geleceğe taşımak için yapılan çalışmaları öğrenmek oldu.

Pamukkale ile birlikte 1988 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Hierapolis’e Tofaş, 2005’ten beri destek veriyor. Yani burada 20 yılı aşan bir iş birliğinden söz ediyoruz. Bir otomotiv markasının kültürel mirasla kurduğu bu uzun soluklu bağ, bence başlı başına anlatılmaya değer.

“Geleceğe yapılan bir yatırım”

Tofaş CEO’su Cengiz Eroldu’nun kültürel mirasa yaklaşımını anlatırken kullandığı şu sözler, bu desteğin anlamını çok iyi özetliyor:

“Kültürel mirasa desteğimizi bir sponsorluk ilişkisi olarak görmüyor; eserlerin korunmasına katkı vermeyi, geleceğe yapılan bir yatırım olarak değerlendiriyoruz.”

Eroldu, toplumsal yatırımlarda kısa vadeli ve tek seferlik katkılar yerine sürdürülebilir, kalıcı değer yaratmayı hedeflediklerini vurguluyor. Güçlü bir toplumun iş dünyasında kalıcı başarının da temel unsurlarından biri olduğuna inandıklarını belirterek Hierapolis’in bu yaklaşımın en uzun soluklu ve değerli örneklerinden biri olduğunu söylüyor.

Bu düşüncenin karşılığını, antik kentteki çalışmaların kapsamına bakınca görmek mümkün. Tofaş’ın ilk yıllarda Frontinus Kapısı’na verdiği destek; zamanla Antik Tiyatro, Nekropol ve Aziz Philippos Kutsal Alanı’ndaki çalışmalara uzanmış. Ardından Ploutonion, yani “Cehennem Kapısı” ve Hades Heykeli’nin restorasyonu da bu desteğe eklenmiş.

Eroldu, açıklamalarında Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Denizli Valiliği’ne teşekkür ederken, Hierapolis’e uzun yıllar emek veren Prof. Dr. Francesco D’Andria’nın, mevcut Kazı Başkanı Prof. Dr. Grazia Semeraro’nun ve kazı ekibinin çalışmalarına da dikkat çekiyor. Çünkü gördüğümüz her yapının arkasında yıllara yayılan bir araştırma, koruma ve restorasyon süreci var.

Hierapolis’in geçmişini değiştiren “Cehennem Kapısı”

Gezide hikayesiyle en çok ilgimi çeken yerlerden biri Ploutonion oldu. Adı bile merak uyandırıyor: Cehennem Kapısı…

Antik dönemde yeraltı dünyasının tanrısı Hades ile ilişkilendirilen bu kutsal alan, termal suyun çıktığı doğal bir boşluğun bulunduğu yerde yer alıyor. Bölgedeki gazlar, antik tarihçi ve coğrafyacı Strabon’un anlatımlarına da konu olmuş. Yüzyıllar sonra bu anlatımlar, arkeologların araştırmalarına ışık tutmuş.

2013’te yeniden ortaya çıkarılmaya başlanan Ploutonion’daki bulgular, bölgenin kutsal alan olarak kullanımının bilinen kent tarihinden yaklaşık 300 yıl öncesine uzandığını gösteriyor. Arkaik Dönem’e ait parçalar ve Friglere ait Kibele kabartması, kent henüz kurulmadan önce de insanların bu mağarayı ziyaret ettiğine işaret ediyor. Alanın MÖ 6. yüzyılda kutsal bir yer olarak kullanıldığını düşünmek gerçekten etkileyici.

Yani burada yalnızca bir yapı ortaya çıkarılmıyor; yeni bulgularla geçmişe dair bildiklerimiz de değişiyor.

Kazılarda bulunan, tahtında oturan Hades’i tasvir eden mermer heykel ise bugün Denizli Arkeoloji Müzesi’nde korunuyor. Alanda ortaya çıkarılan kuş kemikleri de antik kaynaklarda anlatılan ölümcül gazların izlerini destekleyen bulgular arasında.

Antik bir çeşmenin altında fay hattı var

Hierapolis’te çalışmalar bugün de devam ediyor. Son yılların önemli odaklarından biri, Apollon Kutsal Alanı ve hemen onunla bağlantılı anıtsal Severuslar Nymphaeumu. Nymphaeum, anıtsal çeşme yapısına verilen isim.

Zeus, Hera, Apollon, Artemis ve Leto’yu betimleyen figürlerle süslenen bu yapının günümüze ulaşan bölümleri hâlâ 12 metrenin üzerinde yüksekliğe sahip.

Benim çok ilginç bulduğum bilgi ise şu: Bu devasa çeşme, doğrudan bir deprem fayının üzerine inşa edilmiş. Termal sular fay hattı boyunca ilerleyerek yüzeye çıkıyor; onlara bölgenin antik çağlardan beri bilinen gazları eşlik ediyor.

Araştırmalar, antik dönem mimarlarının bu koşullara karşı özel mühendislik çözümleri geliştirdiğini ortaya koyuyor. Fay hattını aşarak yapıyı taşıyan kemerler inşa etmişler. Bugün otomobillerde teknoloji ve mühendislik konuşurken, burada yüzyıllar önce geliştirilmiş çözümleri öğrenmek de gezinin güzel bağlantılarından biriydi.

2026 kazılarında yeni yapılar ortaya çıktı

Bu yıl Nymphaeum’un önündeki alanda genişletilen kazılarda, kalın bir traverten tabakasının altında yeni mermer yapılar gün ışığına çıkarılmış.

Bir yandan yeni buluntular belgelenirken diğer yandan mevcut yapının korunması sürüyor. 2025’te kuzey köşede özgün mimari parçalar yeniden bir araya getirilmiş. 2026 için de üç sütunun daha kendi özgün elemanlarıyla ayağa kaldırılması planlanıyor.

Önümüzdeki dönem için dikkat çeken projelerden biri de Nymphaeum Açık Hava Müzesi. Yapının cephesinde yeniden kullanılamayan özgün parçaların, özel tasarlanmış çelik taşıyıcılar üzerinde sergilenmesi hedefleniyor. Bilgilendirme panoları ve multimedya içerikleriyle ziyaretçiler hem yapıyı hem de Hierapolis’in termal sularla ve fay hatlarıyla ilişkisini daha yakından tanıyabilecek.

Çalışmaların teknoloji tarafı da var: Drone ile termal görüntüleme yapılarak sismik kırıklardan etkilenen bölgelerdeki sıcaklık değişimleri belgeleniyor. Binlerce yıllık bir kenti anlamak için bugünün teknolojisinden yararlanılıyor.

Hierapolis’te başta Türkiye ve İtalya olmak üzere farklı ülkelerden arkeologların, mimarların, restoratörlerin ve uzmanların yer aldığı yaklaşık 40 kişilik uluslararası bir ekip çalışıyor. Ziyaretçi güzergahlarının bakımından mezar alanlarının araştırılmasına kadar uzanan büyük bir emek söz konusu.

Ben bu geziden, fotoğrafların yanında anlatmak istediğim pek çok hikayeyle döndüm. Tofaş’ı otomobilleriyle tanıyoruz; Hierapolis’te ise 20 yılı aşan desteğinin başka bir karşılığını gördüm. Bu kez konu, geçmişten kalan değerleri koruyup bizden sonra gelecek insanların da onları görebilmesini sağlamak. Antik kentin içinde yürürken bunun ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.